Hümanizm Çağında Nefis Mücadelesi

DeMSaL

Özel Üye
#1
Sponsorlu Bağlantılar
Fikir, irade ve hareket özgürlüğü müdafaası adına insanın
kutsallaştırıldığı bir devirde yaşıyoruz. Hayatına haram-helal
sınırları getirecek, zihniyetini sorgulanmaz iman esaslarıyla
biçimlendirecek herhangi bir kutsalı olmayan modern insan tam olarak
kendini kutsallığın merkezine koymuş durumda. Kur’an-ı Kerim’deki
tabiriyle “hevâsını ilah edinen”[1] insan tipini moderniteprototip
olarak takdim etmektedir.Felsefî/ahlakî ve toplumsal/hukukî düzlemde
kıyamet alametlerini hatırlatan tezahürleriyle karşılaştığımız bu tablo,
Avrupa modernleşmesiyle başlayan ve aslen bizim dışımızda cereyan etmiş
bulunan gelişimin mirasıdır. Avrupa modernliği,Tanrı ve dolayısıyla Din’i
[kiliseyi] yeryüzünde hakikatin mutlak ölçüsü gören ortaçağ Hıristiyanlık
düzenine son verirken mutlak ölçü fikrini reddetmedi.Sadece ölçüyü dinden
alıp bilime ve dolayısıyla insanın eline verdi. Artık hayatın bütün
alanlarında gerçekliğin de doğruluğun da belirleyicisi insan olmuş oldu.
Böylece Ortaçağda kilisede iğdiş edilen insan vicdanınınyerini modern çağda
üniversitede manipüle edilen “akıl” aldı. Bu bakımdan “Modern çağda kutsala
yer yoktur” söylemi kadim kutsallık bilinci açısından doğrudur.

Ama bu, modern çağın anlam örgüsünde nevi şahsına munhasır kutsallar olmadığı
anlamına gelmez. Modern çağın da kutsalları vardır. Tek fark, modern çağın
kutsalları semadan inmiyor, yeryüzünde ve belli bir sınıfın tekelinde
üretiliyor. Somut bir anlatımla ifade edecek olursak bu çağda kapitalist
sistemin çarklarına su taşıyan her türlü kaimkân,tasarım ve obje kutsaldır;
meşruiyeti asla sorgulanamaz. Sözgelimi erotizm modern çağın kutsalıdır.
Erotizmin ahlakîliği, ticarî ve kültürel bir sektör olarak meşruluğu bu
çağda esaslı bir sorgunun daima fevkindedir. Modern insan erotizmin takdim
biçimini eleştirebilir; ama bir sektör olarak mevcudiyetini sorgulamayı
aklına bile getiremez. Bu ülkede de son birkaç yüzyıldır Batı’yla münasebetlerin
edilgen bir çizgide seyrettiğini düşünecek olursak modern dünyanın
kutsallaştırdığı değerlerin bizim zihniyetimiz üzerindeki etkilerini sorgulamak
tecessüs sayılmayacaktır. Nitekim fiilî durum da bu seyrin o gün bugün
topraklarımıza yansıma biçimi olarak maalesef değerlerimizin tahribatını
işaretliyor. Bugün uğradığımız inanç ve kültür erozyonunda semtimizden çekilen
semavî değerlerin yerlerini “dünyevî, beşerî ve hazcı değerler”in işgal ettiğini
esefle müşahede etmemiz bundandır.


Bu işgal manzaraları içinde cehalet, baskın seküler çevre ve iktisadî şartlar gibi
çeşitli izah biçimleriyle mazur görülerek bir nevi masumlaştırılan ve nihayet
kutsala özgü biçimde sorgulanamaz kılınan insan nefsi ve zımnında “ihtiyaç” diye
kılıflanan nefsanî duygular başlı başına bir problem olarak ele alınacak kadar
ehemmiyet arz ediyor. Çünkü dinle kurulması gereken samimi alakanın önünde eski
zamanlarda daha çok amelî plandamani teşkil eden nefsânîlik, bugün zihniyet planında
da önümüze duvarlar örmektedir. Ve hazin ki, bilinçaltımızda nefsaniyetimize
atfettiğimiz kutsallığın doğurduğu arızalar, hak ve hakikat arayışımızı sonuçsuz
kılmakta, Nasreddin Hoca fıkralarını hatırlatacak cinsten bir aymazlıkla ahırda
kaybettiğimiz iğneyi işimize öyle geldiği için dışarıda aratmaktadır.
[Modernist İslamcı akademisyenlerin çalışmalarında ilk bakışta takdir hissi
uyandıran sıkı argümantasyon örgüsü bir de bu zaviyeden değerlendirilse ilginç
sonuçlar alınabilir.] İnsan nefsinin ve nefsanî zaafların mazur görülmesi,
masumlaştırılması derken problemin sadece dindarlıkla alakalı olmadığını
belirtmeliyim. Terbiye edilmeyen nefsanî duygular modern insanın başına sosyal
hayatta da dertler açıyor, zamanla ağır bunalımlara davetiye çıkarıyor.


Psikolojik rahatsızlıklara (!) dönüşen birçok ruhî dengesizliğin temelinde
şımartılmış insan egosunun ölçüsüzlüğünün yattığını söylemek belki biraz cüret
işidir, ama hafife alınmayacak oranda hakikat payına sahiptir. Ve acı olan
modernitenin bu duruma müdahalesi, planlanmış yalanlar silsilesi halinde
senaryo üretmek ve bunları “psikiyatri” diye insanlara yutturmaktan ibarettir.
Böylece nefsanî zaaflar hastalık adı altında “özürleştirilerek” nefse mukavemet
duyguları örselenmekte, “nefis mücadelesi” yerini yüksek bedelli terapilere
bırakmaktadır. Ve maalesef gidişat, nefis ıslahıyla kazanılacak ahlakî
erdemlerin kaybı ve her halükarda kapitalist sistemin kazancıyla sonuçlanıyor.
Thomas Szasz’ın ısırgan yorumuyla eskiden cin tahakkümüne bağlanan şer eylemler
şimdilerde “karşı konulmaz dürtüler”e ya da “şizofreni”ye bağlanır olmuştur.[2]




DİN DİLİNDE ÇÖZÜLME



İnsan nefsinin kutsallaştırılmasında derinden etkilendiğimiz modern hümanist
felsefenin tesiri açık olmakla beraber İslamî camia olarak süreci besleyen
kendi kusur ve ihmallerimizi de konuşmalı, bunları özel bir muhasebe konusu
yapmalıyız. Bu bağlamda bilhassa resmî davet-irşad dil ve üslubunda görülen
çözülmenin etkisi müstakıllen tartışılmalıdır. Davet faaliyetleri üzerine
siyasîstratejik hesapların gölgesi düşeli beri maalesef kelamî anlamda yaşadığımız
şeyin adı toprak kaymasıdır. İnsanlar dinden kopup seküler alanlara yaklaştıkça
sürekli ayaklarının altına yeni yeni dinîzeminler serme gayretkeşliğine kapıldık.
Günah-kâr müminlere umut aşılayan nassları, olması gerektiği gibi, ümitsizliğin
önüne geçmek için gündeme getirmek yerine, adı konmamış yeni “dindarlık modelleri”
için referans kabul etme yanılgısına düştük. Başlarda belki nefsine yenik düşen
insanları Allah’ın rahmetinden, İslam’ın engin müsamahasından dışlamamak adına
benimsenen bu dil, bütün iyi niyetlere rağmen sekülerleşen insanları dinin
gölgesinde saf-duru hayat alanlarına çekmeyi başaramadı; ama sekülerist İslam
algısına meşruiyet referansları verme konusunda “cömertliğimizin” simgesi olmayı
başardı. Bu izlekte müsamaha konusu kılınan birçok haram zamanla mubahlara ve yer
yer “meşru haklar” a dönüştü. Ve nihayet modern din edebiyatında günahkârlığa karşı
gösterilen tolerans yarı Müslüman (!) yarı laik-liberal kesimin diliyle “insanın günah
işleme hakkı/özgürlüğü vardır” hinliğinde en hokkabaz ifadesini buldu. Modern davet
dilinin bu zaviyeden tahlili için toplumumuzun beş vakit namaz konusundaki tavrı iyi
bir örnek olabilir. Beş vakit namazı kılmamanın büyük günah olduğu ve son tahlilde büyük
günah işleyenlerin kâfir olmayacağı yönündeki kelamî prensibe yapılan atıflar,
tekfircilik beliyyesini önlemede ne kadar fayda sağladı bilinmez; fakat en azından
Türkiye’ye has, beş vakit namazı terk eden ve buna rağmen dindarlığından pek kaygı
duymayan bir Müslüman modelini sindirmede epey iş gördüğü kesin.



Beş vakit namazı terk etmenin Müslümanlıkla bağdaşmayan korkunç bir günah olduğunu
hangi hatip, hangi davetçi bütün çıplaklığıyla dile getirebilmektedir? Diyanet
İşleri Başkanlığı’na ait hangi hutbe, konuyla ilgili ayet ve hadislerdeki sert
uyarıların üstünü örtmeden durumun fecaatini gözler önüne sermiştir? [Yeri gelmişken
hutbelerdeki akmaz kokmaz “diplomasi” dilinin irşad konusundaki başarısızlığı da
dikkate alınmalıdır. Çok basit bir örnekle “Allah bizden şunu istemektedir”,
“İslam bize şunu öngörmektedir” vb. cümleler,kaynak metinlerdeki çıplak ifadesiyle
“Allah bize şunu emreder” cümlesindeki ciddiyeti de uyarı tonlamasını da asla
karşılayamamaktadır.] Beş vakit namaz kılmayan damat/gelin adayımızın açıkça fasık
olduğunu,fıkhî tabiriyle şahitliğinin geçersiz olduğunu görmek gibi bir teyakkuzdan
nasiblenenimiz kaç kişidir? Daha hassas bir ölçü, bu son cümleleri okuyup da hafiften
de olsa irkilmeyen kaç kişi var? Belki ifadelerimi ağır bulanlar olabilir.Ben, istisnasız
bütün müctehid imamların Kur’an ve Sünnet’ten ya birebir istihraçlarıyla ya da üzerinde
ittifak olunmuş ictihadlarıyla teşekkül eden ve bin iki yüz yıldır İslam coğrafyasında
Müslümanlığın tanım ve pratiğini şekillendiren fıkıh verilerini dile getirdim.[Konuya
daha özel ilgi duyanlar herhangi bir mezhebe ait fıkıh kitabından “şehadet bahsi”ni
okuyabilir ve özellikle şahitte aranan “adalet” vasfının ne anlama geldiğini
inceleyebilirler.]

TASAVVUFTA NEFİS MUHASEBESİ

Burada asıl konumuzla alakalı boyuta geçmek üzere şunu da ifade etmeliyiz; modern
insan nefsinin kutsallaştırılmasında bilinçli ya da bilinçsiz tasavvuf terminolojisinin
de suistimal edildiği muhakkaktır. Bilhassa İbn-i Arabî terminolojisinden cımbızlanan
bazı kavramlar bağlamı ve amacı dışındakullanılarak istismar edilmiştir. Söz gelimi
seyr u sülûk mertebelerinin nihayet noktası olarak sûfiyyenin ideal şahsiyet
tanımlamasını yansıtan “insan-ı kamil” kavramı, bu mertebelerin gerektirdiği nefis
terbiyesi şartlarından yalıtılarak sıradan insanı şer’î sorumlulukları karşısında
lakaytlaştıran bir konsept içinde kullanılmıştır.Bî-namaz meclislerinde felsefî
tasavvufa ait en netameli konular tüm çıplaklığıyla mütalaa edilerek hem hak
edilmemiş bir ruh konforunun hevesine düşülmüş hem de dinin maksad-ı aslîsi
konusunda görüş ufku karartılmıştır. [Dinin maksad-ı aslîsi rızâ-ı Bârî’dir ve
tahsili ancak şer’îsorumluluklar temelinde mümkündür.] Oysa gerek tasavvuf
terminolojisine gerekse bu geleneğin pratiklerine bakıldığında “nefis muhasebesi”
başlığı altında insan nefsine karşı sert ve tavizsizbir tutum sergilendiği görülmek
-tedir. Bu gelenekte insan nefsinin mazeret üretilerek masumlaştırıldığına değil,
sürekli itham altında tutulduğuna, hatta göz açmasına fırsat verilmeyenamansız bir
“kaçak” muamelesi gördüğüne şahit oluyoruz. [Konuyla ilgili bilgiler ve sûfiyyenin
hayatından örnekler için tasavvufun baş eserlerinden İmam Kuşeyrî’ye ait Risale’nin
“Nefse muhalefet ve nefsin ayıpları” başlıklı babı incelenebilir.] İnsan nefsine
dair bu telakkinin sûfîlere hasbir yorum biçimi olduğu düşünülmesin. Zira söz konusu
nefis telakkisi nasslarda da karşımıza çıkmaktadır. Ayetlere baktığımızda sûfiyyeye
de diğer İslam âlimlerine de mezkûr telakkinin esaslarınıbizzat Kuran-ı Kerim’in
verdiğini göreceğiz. Birçok ayette nefis,arındırılması gereken bir varlık olarak
zikredilmiş, onun hevâ ve arzuları karşısında insanoğluhep sert uyarılara muhatap
olmuştur. Anılan telakki Yusuf suresi 53. ayette bir peygamberin dilindeaçık ve özlü
ifadesini bulmuştur: “Ben nefsimitemize çıkarmam; çünkü nefs,Rabbimin merhameti
olmadıkça, kötülüğü emreder.”
Bu babda tasavvuf kitaplarının “nefis muhasebesi ”, “nefse muhalefet” vb.
başlıklı bölümlerini mütalaa ederek hem sahih bir nefis şuuru, hem de bütün hüküm
ve uygulamalarıyla temel esprisini nefse muhalefette bulan ödünsüz Müslümanlık
erşuuru kazanmayabakmalıyız. Bu vesileyle İslam büyüklerinin nefis muhasebesi
çerçevesinde ortaya koyduğu ilke ve tecrübelerin sistematik bir anlatımıiçin bu
toprakların Müslümanlık bilinç ve hassasiyetinin baş mimarlarından İmam Gazzalî’nin
İhya’sı iyibir seçim olacaktır.İmam Gazzali, nefis muhasebesi meselesini “Ey iman
edenler, sabredinve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, savaş için hazır ve tetikte
bulunun ve Allah'tan korkun ki felahaeresiniz!”(Al-i İmran, 200) ayetinde geçen ve
ekseriya tetikte bulunmak, müteyakkız olmak şeklindemeallendirilen “murabata/ribât”
kelimesinin kavramsal içeriğine dâhil görür. Bu kelimenin tasavvufimuhtevası bir yana,
düşmanlara karşı tetikte olmanın esasta nefis terbiyesinden geçtiği ve nefsini
beklemeyen kimsenin düşmanı da –en azından düşman olarakbekleyemeyeceği
gerçeği nefis muhasebesinin murabatayla irtibatının haklılığını tartışılmazkılmaya kâfidir.
Bu bakımdan meseleninayetletemellendirilmesini tartışmayı zaid addediyorum.

NEFİS MUHASEBESİNİN İÇ BOYUTLARI


Nefis muhasebesini murabatayla ilişkilendiren İmam Gazzali, hem nasların
tevcihatıylahem de ehlullahın şahsî tecrübeleriyle ortaya kapsamlı bir murabata
projesi sunar. Bu minvalde murabatayımuşârata, murâkaba, muhâsebe, muâkaba,
mücâhede ve muâtebe olmaküzere altı durakhalinde takdim eder ve böylece nefsi
beklemenin ancakbu altı hususungerçekleştirilmesi halinde mümkün olacağını ifade
etmiş olur. (Bkz., Gazzâlî,İhyâu ulûmiddin, c. 4, s. 393)Altı hususun her birinin kabaca
ne anlama geldiğini yine İmamGazzâlî’den özetlemeyeçalışalım.Muşârata, nefisle
sözleşme yapmak. İmam Gazzâlî’nin anlatımıyla onu, adeta bir şirket ortağıgibi görüp
tasarruf hak ve sınırları, yetki ve sorumlulukları konusunda tabir yerindeyse bir tür
“nizamname” ye tabi tutmak. Murâkaba, sözleşmenin gerekleri karşısında nefsin
duyarlılığını, ciddiyet ve titizliğini sürekli takip etmek. En ufak bir yanlış yapmasına,
hududu çiğnemesinefırsat vermemek içinkendisini devamlı denetim altında tutmak.
Muhâsebe, nefsi hesaba çekmek, sorgulamak. Ne yaptı, ne etti sürekli kendisinden
rapor istemek.Muâkabe, yer yer kusurlarına ceza ile karşılık vermek. Hata ve
ihmallerinin bedeliniödeterek yaptığının yanına kar kalmayacağını bilmesini sağlamak.
İmam Gazzâlî bu konuda ehlullahdan birine ait manidar bir misal getirir.
Hassân b. Ebî Sinân adında bir Allah dostu bir gün bir yapının yanından geçer. Elinde
olmadan yapının ne zaman inşa edildiği merakınakapılır. Derhal mâlâyânî ile
ilgilendiğininfarkına varır, hemen toparlanır ve bu ilgi kaymasını bir yıllık nafile oruçla
cezalandırır.

İLGİ DAĞINIKLIĞI


Bugün ilgi dağınıklığından, işimize odaklanamamaktan yakınıyoruz. Yaptığımız işin
hakkını veremediğimiz aşikâr. Sebebi ise işimize gereken özen ve ilgiyi
göstermeyişimiz.Kendi işimizden, mesuliyetlerimizden esirgediğimiz ilgiyi de
maalesefüzerimize vazifeolmayan işlere harcıyoruz. Günümüzde sosyal bir problem
olarak meslekerbabının mesleğihakkında affedilmez cehaleti, sanatkâr sınıfının her
geçen gün itibar kaybına uğraması,işini bilmeyen insanlara dair acı örneklerin sayısının
artması bir de sözünü ettiğimiz ilgi kayması açısından okunsa nefis muhasebesi
bağlamında kaybettiğimiz değerin munhasıran dinî olmadığı da görülecektir.Burada
parmak basılması gereken bir başka husus, bugün ilgikaymasına sevk eden en etkin
sebep olarak medya vemedya karşısındaki edilgen konumumuzdur.Medya organlarının,
ilgili ilgisiz milyonlarcainsana kendilerine en ufak bir fayda teminetmeyecek -hatta çoğu
kez zararlı olacak haber ve gelişmeleridikkat çekici bir dille sunmasıkarşısında ilgi
disiplini için yapılabilecek şey artık ferdi gayretin sınırlarını aşıyor.Müslüman ferdin
mâlâyâni kuşatmasından kurtulup önce şahsî sonra ictimâî mesuliyetlerini
muvaffakiyetle yerine getirmesini temin etmeninyolları gerekli alt yapıçalışmalarına
kadar İslamî toplumsal proje olarak aciliyetleele alınmalıdır.Mücâhede, gayret etmek,
bitmek tükenmek bilmeyen bir azim ve çabaylanefsimizi Allah’ın rızasını kazanacağımız
birhayatın şartlarına alıştırmaya çalışmak. Muâtabe, nefsimizi temize çıkarma
gayretkeşliğiiçinde olmayıpsürekli eksik yanlarımızıgöz önünde tutmak, kendimizi
ayıplamak,kusurlubulmak.Bir suçlu ya da sorumlu bulmak gerekiyorsa gözlerimiz bir
başkasına değil önce kendi nefsimize çevrilmeli.



Tasavvufun muâtebe adıyla idealleştirdiği bu duygudan mahrum kalışımızın bedelini,
karakollara taşınansıradan mahalle kavgalarından tutun da mahkeme salonlarına
intikal eden cinayetlere kadarelim vakalarlasonuçlanan hak ihlalleriyle ödüyoruz.
Bunlarınekserisinin temelinde en az yanlış anlamalar kadar kendinihaklı, muhatabını
haksız görmeye şartlanmış nefislerimizin yattığı unutulmamalıdır. Burada bir
nükteninaltını çizmek adına belirtmek gerekirse muâtebenin sonmaddeye konulması
çok anlamlıdır. Zirabundan öncekihususları yerine getirmeye gayret edip de bir nebze
yol kateden insanlar şeytanın en tehlikeli tuzağıyla karşı karşıya kalırlar. Bu merhalede,
sen artık bu işibaşardın, bütün kötü hasletlerden arındın, nefsini terbiye ettin,diyerek
şeytan insanı kendini beğenmişlik havasına sokmaya çalışır. Tehlikenin bittiği sanılan
noktada şeytan insanın başına öyle çorap örer ki, nefis terbiyesi adına çekilen onca
zahmetten geriye “şişkin bir ego” kalmış olur. İşin bir başka vahim yanı, gerek konumu
itibarıyla erekse açıktan kusurları olmaması bakımından bu kimseye nasihat eden de
bulunmaz. Dolayısıyla hatasını idrak etme şansı diğerlerine göre çok daha az olur bu
kimselerin. Ki bu da imtihanın en çetin ve en tehlikeli tarafıdır.Allah dostlarının
mertebeleri yükseldikçe ayaklarının altındaki zeminin daraldığı ve nihayet milimlik bir
sarsılmanınbilekendilerini doruklardan aşağıya düşüreceğigerçeği bu açıdan düşünülürse
ebrârın hasenâtınınneden mukarrebîn için seyyiât sayıldığını anlamak daha da kolaylaşır.
----------------
[1] Câsiye, 23.
[2] Vahşi Dil, Thomas Szasz, Çev. Mehmet Atalay, Kaknüs, 2006, s. 191.


Talha Hakan Al